siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2009

İsviçreli Türkiye

Ülkemizin çok sıkıntılı günler yaşadığı ve ülkede barışı istemeyen hainlerin provokasyonlarının yoğunlaştığı şu günlerde, insanlarımızı bölecek değil, birleştirecek olan, ortak paydaları öne çıkartmamız gerekirken biz ne yapıyoruz? Daha çok ayrışmayı tetikliyoruz. Ülke olarak bu kadar salak olduğumuza inanamıyorum ya. Tüm ülke gruplaşmış neyin doğru olduğunun hiç önemi yok, herkes kendi tarafının galip gelmesi için herşeyi mübah görüyor ve öyle davranıyor.

İnsanlarımızı birleştirecek neler var, ortak tarih, kültür, inanç, aile yapısı v.b. gibi birçok şey sayılabilir. Ama bunlar arasında en önemlileri, ortak kültür ve inançlarımızdır. Biz ise bunları parçalamak için elimizden geleni yaptık. Karşıdakiler yani düşmanlar, yaratmak için resmen zorladık. Halk arasında "azimle sıçan taşı deler" derler, azimle sıçtık ve kendi kendimizden düşmanlar yarattık.

Yıllardır ülkede inanç özgürlüğü var ama ne aleviler, ne sunniler, ne gayri müslimler hallerinden memnun. Demokrat ve özgürlükü bir ülke olduğumuzu iddia ettiğimize göre, neden bu yönde davranmak yerine inançlı vatandaşlarımızı düşman ilan etmeyi tercih ettik. Aynı durum Alevi vatandaşlarımız içinde geçerli, gayri müslim vatandaşlarımız içinde. Tüm kesimler çok büyük acılar çekmiş, ama hala birileri, bazı kesimlerin önünü kesmeyi, milyonlarca genci mağdur etmeyi, ülke menfaatine görebiliyor. Yada Cumhuriyeti korumayı kendine görev ediniyor ve bu yolda her şeyi yapabilme hakkını kendinde görüyor. Bu arada Demokrasi ayaklar altına alınıp çiğneniyormuş önemli değil. Geçici bir delilik yaşıyoruz diyecem ama bir türlü bu deliliği atamamışız, bakın Osmanlı'nın parçalanma sebeplerine, bakın bugün yaşadıklarımıza, fark var mı?

Yani buradan bakınca Türkiye, İsviçreli gibi görünüyor. Sürekli bizi bölmek isteyen dış düşmanlar diyoruz ya, acaba arada aynaya mı baksak, şu meşhur dış düşmanların, içerideki destekçilerini görebilirmiyiz! Ne dersiniz? Sizcede iyi olmaz mı?

Tenis Öğreniyorum | Youtub Video | Tuba Büyüküstün

25 Kasım 2009

Katsayı Rezaletinde İkinci Perde

Üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran YÖK kararı Danıştay tarafından iptal edildi.

YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farklılığını gidermek içn yaptığı düzenleme Danıştay tarafından hukuka ve hakkaniyete aykırı bulunduğu için iptal edildi ve telafisi mümkün olmayan zararlar doğurmaması için yürürlüğüde durduruldu.

Bu karar ile Danıştay şunuda demiş oluyor mu? Meslek Lisesi'ne kayıt yaptıran gençler (12-13 yaşında oluyor kendileri) ara insan gücü yetiştiren bir okula kayıt oldukları için peşinen üniversite eğitiminden vazgeçmiş mi oluyor! Çünkü uygulanması için ısrar edilen farklı katsayı uygulaması ile üniversiteye girişte resmen söz konusu gençlerin önüne engel çıkartılıyor. Aynı puanı hatta daha yüksek puanı alsalar bile sırf bitirdikleri okullar yüzünden, diğer okulardan mezun olan arkadaşları onları çok kolay geride bırakabiliyor. Bu fırsat eşitliğine de, eğitim eşitliğinede aykırı olmasına rağmen kimse rahatsızlık duymuyor.

Garip bir ülkeyiz, eşitlik anlayışımız da farklı, demokrasi anlayışımız da, hukuk anlayışımız da, herşeyimiz farklı. Neden? Çünkü bazıları sürekli diyor ya, "BİZİM ŞARTLARIMIZ FARKLI" diye, herhalde bundan dolayı normal şartlarda çalışan, normal bir hukuk sistemimiz, normal bir demokrsimiz, normal bir siyasetimiz, normal bir ordumuz, normal bir ülkemiz olamıyor.

Normal şartları olan, normal bir ülekde, gençlerin istedikleri okullara gidebileceği katsayı sorunu olmayan, hatta üniversiteye girişte mümkünse sınav olmayan "ŞARTLARI NORMAL BİR ÜLKE'YE" kavuşmak dileğiyle.

15 Ağustos 2009

AKP ve İşçi Emeklileri

AKP ve İşçi Emeklilerinin Sorunları

AKP iktidara geldiği ilk günden bu yana birçok şey yapmıştır, bunları bazı medya grupları yazıyor, bazıları ise görmezden geliyor. Biz bu yazımızda AKP'nin yapmaya çalıştığı ama ilk engellemede vazgeçtiği, en azından şu anda böyle görünen, SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi üç adet devlete bağlı tamamen ayrı sosyal güvenlik kurumu olması ve bu kurumlardan emekli olan insanların farklı, farklı haklara sahip olmaları adaletsizliğini gidermemesi en azından ağırdan alması konusunda yazacağız.

Ülkemizde yaşayan, çalışan ve bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olan insanlar çalışırkende, emekli oldukları zamanda, bağlı oldukları sosyal güvenlik kurumuna göre değişen farklı, farklı haklara sahip. Şu anki durumda da en avantajlı olan kurum emekli sandığı. (Bu benim şahsi kanaatim) Neden böyle düşünüyorum? Bunun çok basit bir kaç sebebi var.

Emekli Sandığına bağlı çalışanlar düne kadar sağlık konusunda çok çok çok fazla avantajlı idi. Bu adaletsizlik son yapılan sağlık reformları ile azaltılmış olsada, halan giderilebilmiş değil. Gerekli iyileştirmelerin devam edeceğini ve Emekli Sandığı ile diğerleri arasındaki farkın kapatılacağını umut ediyorum.

Emekli Sandığından emekli olanlar ile diğer sosyal güvenlik kurumlarından emekli olanlar arasındaki maaş adaletsizliği. Bu konuda maalesef kanayan bir yara. İşçi ve bağ-kur emeklilerine neden memur emeklilerinden daha düşük oranlarda zam verilir? Zaten işçi ve bağ-kur emeklilerinin büyük bölümü düşük maaş alıyorken, birde zam oranları düşük tutulunca maaş farkı giderek artıyor. Bu acaba AKP'nn bürokrasiden çekinmesinin bir neticesi mi? İmkanlar kısıtlı olduğu için işçi ve bağ-kur emeklisine düşük zamlar veriliyor ise eğer tüm emeklilere aynı oranlar uygulanmalı. Ben AKP'ye oy verenlerin bürokratlar değil, işçi ve bağ-kur'a bağlı çalışanlar olduğunu düşünüyorum, tamam oy verene iyi zam verip, oy vermeyene vermemek adaletsiz olur, ama, bunu tam tersi hem saçma, hem adaletsiz olur. Neticede seçilemezsenniz hiçbir şey yapamazsınız. İşçi ve Bağ-Kur emeklisinin fedakalık yapması memur emeklisinin yapmaması olur mu? Fedakarlık ise herkes yapacak.

Çalışırken de işçi ve memur arasında çok büyük adaletsizlikler var, maden ocaklarında yerin yüzlerce metre altında çalışan bir mden işçisi, veya tam tersi, yüzlerce metre yükseklikteki gerilim hatlarında çalışan işçi ile, (bu örnekler çoğaltılabilir) masa başında çalışan memur aynı şartlarda çalışmıyorlar.

Bu adaletsizlik ve çok başlılık nasıl düzeltilir? Çok basit aslında (Tabii kolay derken adaleti gözeterek, eşitliği düşünerek hareket edileceğini varsayıyorum, bütün sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında toplarsınız, aradaki farklılıkları ve adaletsizlikleri de en kısa zamanda gideririsizniz? (eski Cumhurbaşkanımız, gerekçesini bilemiyorum ama, sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştirme yönünde hazırlanmış bir yasayı iptal ettirmişti galiba)  Normal olan ve yapılması gerekende budur.

Yukarıdakilere ilave edilebilecek pek çok şey bulunabilir, emekli sandığı çalışanları aleyhine olanlarda sıralanabilir, neticede, bunları düzeltmek amaç ise, pes etmek yerine çözüm için çalışmak ve adım atmak gerekir. AKP'nin bu yönde çalıştığını ve bir çözüm üreteceğini düşünüyor ve umuyorum. Bu adaletsizliği çözemezlerse zaten, AKP'ye küsen bir seçmen kitlesi daha yaratmış olacaklar.

14 Ağustos 2009

Uzlaşma Kültürü ve Siyaset

Uzlaş ma! Kültürü ve Türk Siyasetindeki Anlamı


AKP iktidar olduktan sonra, neredeyse tüm kesimlerin (özelliklede AKP icraatlarını onaylamayanların tamamının) ağzından eksik etmediği, ve kendi geçmişlerinde defalarca sergiledikleri bir kavram. UZLAŞMA! kavramının manası çok açık, taraflar oturur farklı düşündükleri konularda ortak bir çözüm üretir ve adına uzlaşı denir. Bu tanımı aşağı yukarı doğru kabul edecek olursak, uzlaşma için ön koşul sunmadan masaya oturabilmek gerekli. Yani ben uzlaşma masasına oturmak için senden şunu yapmanı, bunu yapmamanı istiyorum, yoksa uzlaşmam demek, uzlaşma kültürü'nün içinde var mı? ben bilemiyorum, uzlaşmanın mantığına ne kadar uyuyor onu da anlayamıyorum.

Ön koşul sunarak uzlaşma masasına davet etmek, acaba ben seninle her ne olursa olsun anlaşmıyacağım demenin üstü örtülü ve siyasi bir yolumudur. Bunu yakın geçmişimizde yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden tartışırsak UZLAŞ MA! kavramı daha net yerleşir kafamıza.

Sayın Başbakanın Cumhurbaşkanlığı için kendi partisi içinden ve diğer sivil toplum kuruluşlarından görüş aldığı, ama ne adayım dediği, nede aday değilim dediği bir süreçte muhalefet partilerimiz büyük bir uzlaşmacılık örneği sergileyerek en başından kapıyı kapattılar, biz seni istemiyoruz dediler.

Sonraki süreçte sayın Başbakan, ben aday değilim, bizim adayımız Sayın Abdullah Gül açıklamasını yapınca, onuda istemeyiz, diyerek ikinci kez uzlaşmacı tavır sergilediler. Burada taviz veren, uzlaşma için adaım atan, Cumhurbaşkanlığına çok rahat çıkabilecek olan Sayın Başbakanın tavrımıdır? Yoksa muhalefetin tavrımıdır?

Bir ara resmi olmasada, kulislerde adı geçen Abdüllatif Şener'e evet der gibi oldular, ama sonra AKP'den olmasın, dışarıdan olsun diyerek görülmemiş bir fedakarlık ve uzlaşma örneği sergilediler.

Sayın Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı seçilince, bunun iptali için, Anayasa Mahkemesine 367 gerekçesi gibi, uzlaşmayı sağlayacak mükemmel bir gerekçe ile, dava açarak diğer bir uzlaşma örneği sergilediler.

Her şey bitip Sayın Gül Cumhurbaşkanı olunca, davetleri boykot etmek, ve her fırsatta bizim Cumhurbaşkanımız değil manasında tavır ve davranış sergilemek gibi uzlaşmacılığın doruklarına çıkarak bu konudaki samimiyetlerini bir kez daha göstererek, Türk siyasi hayatına UZLAŞ MA! kültürünü yerleştirdiler. Muhalefet partilerimizin bu duyarlılığına teşekkür ediyoruz.

UZLAŞ MA! kültürü, şayet günün birinde muhalefet partilerimiz iktidar olurlarsa, işlerine çok yarayacak, neticede bu kültürü kendileri yerleştirdiler, en iyi nasıl uygulanacağının bütün inceliklerini sergilediler, siyasi partilerimiz de, iyi olan herşeyi çok çabuk kapar, eminim UZLAŞ MA! kültürünü de şu anda muhalefet olan partilerimiz kadar iyi uygulayabilirler, artık güzel ülkem'in yolu açık, yarınlara UZLAŞ MA! kültürü sayesinde daha umutla bakıyoruz.

29 Temmuz 2009

Akay Kavşağı

Akay Kavşağı Ne Olacak

Ankara'nın en büyük sorunlarından birisi hemen hemen her büyük şehirde olduğu gibi trafiktir. Bu sorunu çözmek için yıllardır bir çok farklı yöntem uygulana gelmiş olmasına rağmen, en gelişmiş ülkelerin, en modern şehirleri bile bu sorunu çözememiştir.

Bizdeki durumda dünyadan çok farklı değildir. Trafik yoğunluğu, her geçen gün artmaktadır. Bunda, nüfus artışı ve bu nüfus'un şehirlerde yoğunlaşması, hızla artan refah sonucu araç sayısındaki artış, zamanında siyasi rantlar karşılığı şehirciliğin göz ardı edilmiş olması ve daha pek çok sebep etkendir.

Çözüm için yapılabiecekler ise mevcut yolları mümkün olduğu takdirde ıslah etmek, tıkanan noktaları alt ve üst geçitler ile by-pas etmek, alternatif yollar açmak, toplu taşımayı yaygınlaştırmak gibi bir çok madde peş peşe sıralanabilir. Ülkemizde bunlardan Mevcut yolları ıslah etmek ve tıkanan noktaları rahatlatmak için alınan tedbirler maalesef şehirciliğe aykırı diye dava edilerek önü kesiliyor ve uygulanamıyor. Şehircilik konusunda hassas davranan çevreler maalesef ki Türkiye gecekondulaştırılırken, plansız, programsız şehirleştirilirken bu hassasiyeti göstermemişlerdir.

Şu anda şehircilik kadar önemli olan hatta ondan daha da önemli olan şey, hava krililiğidir. (Ozon'a olan etkisi artık herkes tarafından biliniyor ve kabul ediliyor) Trafikte fazladan bekleyen araçların atmosfere yaydığı zararlı gaz miktarı ve şehre verdiği zarar, şehrin görünüşünden daha önemli değil mi? Bu gazlar o büyük şehirleri yaşanmaz hale getirmiyor mu? Kömür yakılmasına "haklı olarak" karşı olan zihniyet neden bu araçların trafikte beklediği her saniye yaydığı gazın kömürden daha tehlikeli olduğunu söylemiyor.

Çevreye olan zararlı etkisi kadar insanların sağlığına olan zararları da araştırmalara konu olan trafik sıkışıklığı, kavgalara ve cinnetlere yol açmakta (saçma sebeplerden dolayı işlenen trafik cinayetlerine neden olamkta) insanlar trafikte çok fazla zaman kaybetmekte, ülke ekonomisi ciddi zararlara uğramakta, bu ve benzeri zararlar sıralanarak devam ettirilebilir.

Aynı şekilde bu çözümlere karşı olanlar, bu tür çözümlerin geçici olduğunu, sorunları çözmediğini söyleyecek, toplu taşıma sistemleri çoğaltılsın diyecekler. Bu görüşü savunanların haklı oldukları noktalarda var, ama, neticede dikkat edilmesi gereken şey, dünyada toplu taşımacılığın en çok geliştiği ülke ve şehirlerde bile çok ciddi trafik sıkışıklığı yaşanmaya devam etmekte.

Sonuç olarak ben Akay Kavşağı'nın kapatılmasını ve sonuçlarının halk tarafından yaşanarak görülmesini istiyorum. Ne kadar anlatırsanız anlatın insanlar yaşayarak öğreniyor. Mevcut çözümlere karşı olanlarda lütfen alternatif çözümleri devreye sokmak için adım atsınlar.

19 Temmuz 2009

Siyasi Etik

Siyasette Neden Dürüst Olunamıyor?

Ülkemizi uzun yıllar yönetenleri, yönetmeye talip olanları TV'de izlerken sizde kendinizi bir acayip hissetmiyormusunuz?

Açık oturumlarda, söyleşilerde, mülakatlarda konuşan, sorulara cevap veren siyasetçilere bakıyorum kendimi kötü hissediyorum. Bu siyasetçilermi beni ve ülkemi yeni ufuklara taşıyacaklar. Modernleşme ve çağdaşlaşmayı ülkeme getirecekler, kağıt üzerindeki eşitliği gerçek hayata geçirecekler. Şimdi hakkını yemeyelim, İktidar partisi geldiğinden beri en hızlı bir şekilde Avrupa ile ve dünya ile entegre olamaya çalışıyor, yeterlimi? değil, ama muhalefete bakıyorum, bizim için yetersiz olan reformları bie fazla görüyor rejim için tehdit olarak algılıyor ve iptal ettirmek, bir şekilde bertaraf etmek için elinden geleni yapıyor. Gerekçeleri ise İktidar partisinin gizli gündemi varmış. Doğruyu kim yaparsa yapsın, "doğru" doğrudur, amacı beni ilgilendirmez, yani amacınız kötü ama, yaptığınız iş çok olumlu. Ben bu ülkede yaşayan insanların elde etikleri bu hak ve özgürlükleri kolay kolay kaybetmeyi kabullenmeyeceklerine eminim, ne sivil darbe ile, nede askeri darbe ile. Bakın İran ne halde, hemde oradaki rejim çok daha sert olmasına rağmen, insanlar hak arayabiliyor, ama hakkınızı çinde aramaya kalkarsanız, ya sokakta tank altında, yada idam mangası önünde can veriyorsunuz, olmadı devletin desteklediği tetikçi unsurlar sizi yok ediyor, rejimi korumak adına, bir çağrışım mı oldu? Hadi canım inanmam. Yani Çin'de demokrasi olsa insanlar bu kadar kolay katledilemezler, katledenler de bu emirleri bu kadar kolay veremezler. Gelelim biz kendi konumuza Çin'e ve İran'a bakarsak özgürlükleri genişletmeli, bireyi devlet terörüne karşı korumalıyız, bizim siyasilerimiz özelliklede muhalefetimiz ne söylüyor, ne yapıyor? Demorasi ve özgürlükler ülkelerin kurtuluşu bu kavramlarda, kalınmada, refahta, sosyal devlette peşinden gelişebilecek şeyler, ama demokrasi yoksa özgürlükle kısıtlanıyorsa, yargı işlemez, adalet çalışmaz, toplum giderek yozlaşır ve bozulur bunlarda anarşi doğurur. Lütfen bizi yönetenler ve yönetmeye talip olanlar biz daha fazla özgürlük istiyoruz, daha fazla refah istiyoruz, kısaca mutlu olmak istiyoruz.

Sonuç, isyasilerimiz bizim taleplerimize kulak versinler, asıl görevleri devleti bizden korumak değil, bizi devletin bürokrasisinden ve şiddetinden korumak.

8 Temmuz 2009

Dokunulmazlık

Ülkemiz, aramızda konuşurken demokrasi ile yıllar önce tanışmış olan, güçlü bir demokrasi kültürü geliştirmiş, modern bir ülkedir. Her türlü devrim yapılmıştır, halk'ta bunları sindirmiştir. Buraya kadar herşey normaldir, ama, işte bu ama herşeyi temelinden sarsıyor.

Evet ama, bizim şartlarımız farklıdır, Cumhuriyetimizin temelleri çok sağlamdır, kimse tarafından yıkılamaz ama... dışarıdaki dünya o kadar vahşidir ki bizim saf demokrasimizi orada bir hamlede ham yapacak olan canavarlar vardır, mesela irtica ve gericilik. Cumhuriyetimiz kurulduğu ilk günden beri bu sinsi düşmanlar pusudadır ve ilk fırsatta yönetimi ele geçirecekler ve bizi ortaçağ karanlığına geri götüreceklerdir. Dolayısıyla, dikkatli olmak ve gerekirse bu süreci durdurmak için müdahale etmek gerekir, bunun için gerekirse (sözde dokunulamayan) 2 bakan, 1 başbakan asılabilir bu göze alınması gereken bir risk'tir.

Ülkemiz'de yolsuzuluk iddialarının ardı arkası kesilmez, ama kimse elindeki belgeleri savcılıklara ulaştırmaz. Avrupa Birliği Uyum Yasaları çıkartılmaz, ama daha fazla özgürlük istiyoruz diye her platformda bağırılır, çıkartmak isteyenlerde engellenir ve ülkeyi yabancılara peşkeş çekmekle suçlanır. Bizim şirketlerimiz dünyanın herhangi bir ülkesinde iş alabilir, mülk sahibi olabilir, şirket kurabilir, ortak olabilir, satın alabilir, ama, ama yabancılar ülkemizde alamaz olmaz. Bilin bakalım neden? amaa, bizim şartlarımız farklı ya.

Yukarıdakine benzer onlarca talep ve bunları talep edenlerin, bu talepleri ile tam anlamıyla zıt eylemlerini görüp anlamak mümkün değilen, ülkedeki bütün sorunların çözümü Milletvekili dokunulmazlığına getirilip bağlanıyor. Üstelik bu dokunulmazlık darbeler ve muhtıralar ile defalarca kesimişken, yani bir anlamda içi boşken, bu talep, tam bir komedi değil de nedir? ülkemizde Askerlerin, askeri olmayan suçlarını sivil mahkemelerde yargılamak için kanun çıkartmak bile sorun oluyorken, bir çok üst düzey bürokratı yargılayamıyorken, özerk kurulların başındakilere dokunamıyorken, yukarıdaki tüm sorunlar Milletvekili Dokunulmazlığını kaldırmakla çözülecek.

Sonuç ülkemiz kalkınacaksa Milletvekili Dokunulmazlığının kaldırılması yeterli. Diğer dokunulamayanlar zaten dürüst varsayımımız var ya, işte burada da biz bir ama, diyoruz.

17 Aralık 2008

Kılıçdaroğlu Balonu Patladı

Günlerdir beklenen Melih Gökçek - Kılıçdaroğlu tartışması yaşandı. Bu tartışmadan bir izleyici olarak edindiğim izlenimi sizinle paylaşmak istedim

Sayın Kılıçdaroğlu, Melih Gökçek'in doğagaz sayaçlarının alımlarında sayaç başına 100 Euro'dan fazla bir tutarda yolsuzluk yaptığını iddia etmişti. Tartışmanın başlamasından sonra Sayın Melih Gökçek'in ısrarlı soruları karşısında 168 Euro, birden bire 168 $'a düştü ve benim Sayın Kılıçdaroğluna olan inancım zaafa uğradı. Tartışma devam ederken Sayın Melih Gökçek'in tüm ısrarlarına rağmen 168 Euro ile ilgili tek bir belge gösteremedi ve cevap vereceğim demesine rağmen tek kelime söylemedi. Bu tartışmalar yaşanırken Sayın Dündar'ın Melih Gökçek'e müdahaleleri ve Sayın Gökçek'in tüm ısrarlarına rağmen, 168 Euro konusunda Sayın Kılıçdaroğlunu soruya cevap vermesi yönünde ciddi bir şekilde uyarmadı.

Sayın Kılıçdaroğlunun 300 Dolardan fazla bir rakama abonelik yapan dünyada bir tek örnek gösterin demesine Melih Gökçek'in Türkiye'den ve Sayın Kılıçdaroğlunun partisinden aday olan Sayın Karayalçının rakamlarını vermesinin engellemeye çalışılması ve burada olamayan kişiler hakkkında konuşmayalım denmesi de manidardı.

Sayın Kılıçdaroğlunun kömüre, pile, bakım, onarıma girip yan yollara sapmasına Sayın Dündar'ın müdahale etmemeside beni üzdü, çünkü Sayın Melih Gökçek önce bunları çözelim sonra tekrar bir başka programda her iddianızı tartışmaya hazırım demesine rağmen bir türlü asıl tartışma konusu olan doğalgaz sayaçlarının alınmasında yolsuzluk ve elektrik direklerinde Sayın Abdullah Gül'ün akrabasına ihalenin usulsuz verildiği iddiasına gelinemedi. Sayın Kılıçdaroğlu asıl iddialarını kanıtlamak için eline geçen fırsatı kullanmak yerine olayı başka başka konulara çekerek tartışmayı dağıttı.

Sayın Kılıçdaroğlunun yan yollara sapması karşısında Sayın Melih Gökçek'in Sayın Kılıçdaroğlunun bazı ihalelerde fiyatları nasıl fahiş bir şekilde arttırdığını, bundan daha vahim olan bir iddia ise bu ihaleleri alan müteahhitlerin bir terör örgütü ile ilgisi olduğu iddiasıydı ki cevap verilemedi, Çankaya Belediyesindeki Sayın Muzaffer Yılmaz'ın ses kayıtlarını ve bu ses kaydındaki iaddiaları sormasınada cevap veremedi, işe aldığı bazı kişileri terör örgütü ile ilişkisi olduğu iddiasınada cevap veremedi ve Sayın Dündar bunlaraada ilk bölümde müdahale etti ama Sayın Melih Gökçek'in ısrarı karşısında geri adım atmak ve müsaade etmek zorunda kaldı.

Sayın Dündar'ın, Melih Gökçek'in, Sayın Karayalçın hakkındaki iddialarında gösterdiği hassasiyeti Arena programında da göstermesini beklerdim. Ankara'lının parasının hesabını Sayın Melih Gökçek'ten soruyorsak, Sayın Karayalçın'da hesap vermeli, zaman aşımının arkasına sığınmamalı, Sayın Kılıçdaroğlu'nun da partisinin aday gösterdiği Sayın Karayalçın'ı savunması gerekirdi, nasıl ki kendisi her iddiayı gündeme getirme hakkına sahipse, karşı tarafta ona kendisi ve partisi ile ilgili herşeyi sorma hakkına sahip ve Sayın Kılıçdaroğlu da cevap vermek zorunda, hesap sormak kadar hesap verebilmekte önemlidir ve asıl kişiyi dürüst yapan da budur.

Son olarak CHP ve Sayın Kılıçdaroğlu bir şekilde medya desteğini arkasına almış olmanın rahatlığı içinde davranıyorlar, CHP'nin ve medyanın unutmaması gereken şey halkın artık eskisi kadar kolay yönlendirilemeyeceği. Kimin ne hizmet verdiğini ne icraat yaptığını farklı farklı kaynaklardan takip ediyor. Daha öncede yazdığım gibi dürüstlük hesap sormak kadar, açık yüreklilikle hesap verebilmektir de, iddialar kendi partin ve belediyelerin hakkında bile olsa.

8 Aralık 2008

Başa Alınan Darbeler

Filmlerde daha çokta, Türk Filmlerinde başa alınan darbelerin çok enteresan sonuçları olur. Türkiye de son 6 yıldır, özelde de 1 yıldır yaşananların mantıklı tek açıklamasıda bu olabilir, kafamıza şiddetli darbe almış olmamız.

Bir sene öncesinde Türkiye'ye gelen bir yabancı, Türkiye'de irtica kapıda her an din devleti kurulabilir, Türkiye ikinci bir İran olabilir intibasına çok kolay kapılabilirdi. Acaba neden bu düşünceye kapılabilirdi;

1- Ülkenin dört bir yanında Cumhuriyet Mitingleri düzenleniyor ve rejim tehlikesi her fırsatta her şekilde dile getiriliyordu.

2- Gece yarılarında ülkenin en ciddi kurumlarının web sitelerinde e-muhtıra diye yorumlanan yazılar yayınlanıyor ve sabah kalkan insanlar tüm kanallarda bunları dinliyordu.

3- Cumhurbaşkanlığı seçimi rejim tehlikesine çevriliyor, TÜRBANLI, BAŞÖRTÜLÜ biri Cumhurbaşkanın eşi bile olsa köşke giremez deniliyor, hatta bazı rektörlerin seçilse bile çıkamaz gibi meydan okuyan açıklamaları yer alıyordu.

4- Cumhurbaşkanlığına AKP'den bir ismin çıkmaması için ortaya 367 polemiği atılıyor ve Cumhurbaşkanlığı seçimi içinden çıkılamaz bir hale getiriliyordu. AKP'den hiçbir isim kabul edilmiyor ama uzlaşalım deniyordu, uzlaşmanın şekli söylenmiyordu.

6- Cumhurbaşkanı seçilemedi erken seçime gidildi, AKP büyük oy oranıyla tekrar iktidar oldu. Muhalefet ve rejim tehlikede görüşünü benimseyen cephe seçimi bir türlü içine sindiremedi ve ısrarla rejim tehlikede söylemine ve bunuda türbana bağlamaya devam etti.

7- Medya gruplaşıyor, bir grup medya AKP'yi rejimin en büyük düşmanı ilan eden siyasi partilerle aynı yönde yayınlar yapıyor, bu görüşlerinide büyük çoğunlukla türban ve başörtüsüne bağlıyorlar, başörtülü kızların üniversiteye girmesi için anayasa değişikliği girişimini rejime ve Atatürk Devrimlerine karşı bir eylem olarak algılanıyordu.

8- Devletin bazı kurumları ve bu kurumlardan dolayı bürokrat dokunulmazlığına sahip olan insanlar siyasi parti gibi davranmaya ve Türban, başörtüsü ve başörtüsünün üniversitelerde serbest olmasına karşı muhalefet yapmaya ve devleti göreve çağırmaya başladılar.

9- Anayasa değişikliği konusunda MHP ve AKP anlaşma sağlayıp değişikliği yaptılar ama rejimi tehlikeye atan ve gericilikle suçlanan sadece AKP oldu.

10- Başbakan İspanya'da velevki siyasi simge olsun, ne çıkar deyince, bunun alenen rejime ve devlete meydan okuma olduğu propagandası yapıldı ve ilgili kurumlar göreve çağrıldı.

11- Türban değişikliğinin iptal edilmesi için (Türbanlı kız öğrencilerin üniversitede okuyabilmesinin yolunu açan değişiklik) Anayasa mahkemesine dava açıldı.

10- Ve nihayi hedefe ulaşıldı AKP hakkında kapatma davası açıldı.

örneklere devam edebiliriz ama gerek yok, yurtdışından gelen yabancı kardeşimizi kapatma davasında ülkesine yollayalım ve bir süre ülkesinde kalsın, biz bu arada Türban davasını ve AKP hakkında açılan kapatma davalarını bitirelim.

Anayasa mahkemesi Türbanı yasakladı, AKP'yi kapatmadı ama Hazine yardımını kesti.

Ülkesine dönen yabancı misafirimizi tekrar bir vesile ülkemize getirelim ama ne zaman yerel seçimlere çok az kala mesela aralık 2008'de, kurban bayramından bir hafta on gün önce.

Eminim bu yabancı misafirimiz, yıllarca türbanı rejimin en büyük düşmanı ilan edip, üniversitelerde yasaklatan, Cumhurbaşkanı'nın verdiği resepsiyonları eşi türbanlı diye katılmayan bir siyasi partinin, bırakın başörtülüleri, türbanlıları, çarşaflıları bile partisine kabul ettiğini görünce, gördüklerinden değil, kendinden şüphe eder, herhalde yanlış görüyorum bunlar bir yıl önce meydanlara dökülen kişiler değil derdi. Heleki bu siyasi partinin sizin giyim kuşamınıza kimse karışamaz, önemli olan sizin kafanızın içi demesini duyunca kulaklarına inanamazdı herhalde.

Yazımızın başlığına dönecek olursak, yabancı misafirimiz halan kendisinden şüphe etmediyse aklına bizim Türk Filmlerinde çok gördüğümüz kafaya alınan darbe ile ilgili teori gelirdi ve ülke olarak kafamıza bir darbe almış olabileceğimizi düşünürdü. Tabii aklına başka ihtimallerde gelebilir, muhtemel mülayimleştirici etkiyi yaratan darbe olarak yerel seçimleri düşünmek isteyenlerde çıkabilir kim ne diyebilir. Bu bir Türk Filmi, herşey olabilir.

28 Eylül 2008

Kılıçdaroğlu - Fırat Tartışması

İnsanlar tartışmayı izledi ve kendince bir kanaate vardı.

Benim asıl anlayamadığım medyanın tavrı. Sayın Fırat bu toplantıdaki kendi belgelerini gazetecilere dağıtmak için hazırlatmıştı, hatta Sayın Kılıçdaroğlunun elindeki belgeleride aldırtıp fotokopilerini çektirerek onlarıda dağıttırdı (Bunu asıl yapması gereken CHP ve Sayın Kılıçdaroğlu idi bence). Bu tartışmanın bir boyutu.

Diğer boyutu ise bu belgelerin bir türlü medyada yayınlanmaması. Bu belgeleri gazetelerde yayınlamak bu kadar mı zor? Yayınlayın biz kendimiz okuyalım. Herhalde siyasilerin ve köşe yazarlarının bizim için yorumlamasına gerek duymadan anlayabiliriz bu belgeleri.

Bir diğer rahatsızlık veren gelişme ise; yolsuzluğun kim tarafından yapıldığına göre medyada yer alması, veya yer almaması. Bence Kılıçdaroğlu - Fırat tartışması kadar, hatta ondan daha önemli olan Çankya Belediye Başkanının yayınlanan rüşvet kasedi ve kendi partisinin Meclis Üyelerini suçlaması. Neden medyada gerekli gürültüyü kopartamadı ilginç.

İnsanlar tarafsız haber almak istiyor, bu tür olayların olması ise medyaya olan güveni azaltıyor ve kafalarında soru işaretleri oluşturuyor. Siyaset kadar medyada dürüst ve tarafsız olmalı yoksa oda kendi kendisini bitirir.

Son olarak lütfen söz konusu belgeleri yayınlayın, özellikle danıştayın belgesini, yüzlerce sayfalık iddianameleri ve savunmaları yayınlamak mümkün olduğuna göre bunları yayınlamak teknik olarak mümkün olmalı. Lütfen yayınlayın, biz kendimiz okuyalım...

26 Eylül 2008

Deniz Feneri Balonu

Türkiye'de belli medya organları Deniz Feneri'nin asıl failleri Türkiye'de diyor ve bunu Alman yargısına dayandırıyor. Eğer bu doğru ise ben Almanları yanlış tanımışım, yada bize Almanlar çok fazla abartılarak anlatılmış. Medyada yer aldığı gibi ciddi deliller ve suçlamalar var ise neden bunlar Türkiye'ye gönderilmiyor. Suçlular neden istenmiyor. Almanlar bunu düşünemiyor mu? Delilleri belgeleri yolla şu isimlerde karışmıştır işte kanıtları de gereğini yap.

Buradan benim çıkarımım, ya Alman savcı ve hakim görevini kötüye kullanıyor o zaman Neden asıl sorumlular için interpol aracılığı ile tutuklama kararı aldırmıyorlar, yapabilirler buna hakları ve yetkileri var diye biliyorum, Neden Türkiye'den suçluların iadesi talebinde bulunmuyorlar. Almanlarda mı dedikodu yapıyorlar, yoksa yoksa bazı siyasi ve ticari çevreler, haberleri kendi istediği gibi çarpıtıyor mu? Acaba hükümetle bir derdi olanlar Deniz Feneri üzerinden mi hesabını görüyor.

Yolsuzluk kim yaparsa yapsın önemlidir ve suçtur ve istifa gerektirir, özellikle partisinin trilyonu buharlaşanlar bu konuda daha hassas olmalıdır. Doğan Medyasında herhlade ben fark etmiyorum, CHP'li Bayram Meral'in sendikada yaptığı usulsüzlük iddiaları, yine CHP'li Derviş Gündayın TESK'te yaptığı usulsüzlük iddiaları, CHP Çankaya Belediye Başkanının kendi partililerini suçladığı ses kayıtları, Ergenekon davası, Deniz Feneri kadar büyük yer almıyor. Yazıktır çalışanın alınterinin sömürldüğü, gasp edildiği iddiaları var ama bazı basın yayın organları görmüyor, duymuyor, bilmiyor. Sahi ne oldu CHP'nin kayıp trilyonu. Erbakan neler çekti kayıp trilyondan hatırlayın bir, yasalar herkese eşit uygulanır, basın da herkese eşit mesafede durur, lütfen

Türk halkı gazeteleri oku ama bir tek gazete veya TV'den haber alma, yoksa seni bal gibi uyuturlar. Diğer görüşleri dillendiren basın yayın organlarınıda takip et, kendin karar ver senin adına karar verilip yorum yapılmasına müsaade etme.

Kıssadan hisse, benim bugüne kadar ki yaşantımda gördüğüm şey, medyanın kurduğu hükümetler, iktidara gelince, kendilerini iktidar edenlere diyet ödüyorlar, bu diyeti ödemek istemeyene oy verin menfaatinize olur.

25 Eylül 2008

CHP'li Vekilin Cenaze Namazındaki Yanlışı

CHP'li Vekilin Namaz Selamı
Şehit cenazelerinde karşılaşılan ve şehitleri siyasi amaçla mı kullanıyorlar diye insanın aklına şüphe düşüren bir olayda bugünkü Milliyet Gazetesinde yayınlanan bir resimde ortaya çıktı.

CHP Aydın Milletvekili Özlem Çerçioğlu cenaze namazı kıldı. Milliyet Gazetesinin web sitesinde yayınlanan haberdeki resme dikkatli gözlerle bakan her okuyucunun farkedeceği gibi cemaat namaz sonunda bir tarafa selam verirken (tamamı sola selam veriyor) ama sayın vekil diğer tarafa (sağa) selam veriyor. Dikkatsizlik mi, yoksa bilgisizlik mi bilinmez ama ilginç bir görüntü olduğı kesin.

17 Eylül 2008

Medya'da Paralı Silahşör Varmı?

Geçenlerde basına yansıyan bebek balıkçısının detayları ortaya çıkmaya başladıkça bu sorunun cevabıda netleşiyor.

Bebek Balıkçısında Yalçın Doğanla Yemek Yiyen Ahmet Hakan'ın yüksek perdeden patronu Aydın Doğan'ı eleştirdiği ve bu eleştirileri orada bulunan Suna Vidinli'nin duyması ile aslında bazı yazarların patronlarının konuşmalarını ve açıklamalarını yeterli bulmadıkları, ama bunu köşelerine aktarmadıkları gibi bir sonuç ortaya çıkmıştı.

Üstelik Ahmet Hakan'ın aniden Başbakan'a olan tavrı çok sertleşmiş, aynı grupta yazan arkadaşlarının başbakan'ın tavrı için yaptıkları tanımdan yola çıkarsak çizmeyi aşmış, öfkesinin kontrolüne girmişti. Peki Ahmet Hakan'ı bu kadar öfkelendiren neydi? Eminim yakında ortaya çıkar, son zamanlarda hiçbir şey gizli kalmıyor.

Gelelim Deniz Feneri davasına, daha öncede söylediğim gibi "Dağ fare doğurdu" itham var delil ve belge yok. Türkiye'deki bazı medya grupları yolsuzluk rakamlarını anlatırken 100 milyar Euro gibi rakamlara kadar çıkmıştı. Merak eden dava sonucunu çeşitli grupların gazetelerinden bulup okur. Farklı verilen haberleri süzgeçten geçirir ve neye isterse ona inanır. Ama dediğim gibi dağ fare doğurmuştur. Bence bahsedilen rakamlar bir grup için Türkiye'de iddia edilen yolsuzluk rakamları yanında devede kulak kalır. İnsanlar yolsuzlukla suçlanan herkesi, her grubu araştırıp haber yapamazlarsa inandırıcıda olamazlar.

Kıssadan hisse, herkes dümenini kurmuş, işini yürütüyor ne zaman tekerine çomak sokuldu bas bas bağırıyor. Ben dürüstüm ama çalıştırmıyorlar diye, artık Türk insanına hakaret emeyi bırakın lütfen, ayıp oluyor.

16 Eylül 2008

Ana Muhalefet ve Yandaş Medya !!!

Türkiye'de garip birşeyler mi yaşanıyor, yoksa ben mi bazı lşeyleri anlayamıyorum? Ülkemin güzide ve duayen gazetecileri Hükümete ver yansın etmekte yeterli ve/veya yetersiz delillerle suçlama yapmakta kendilerini haklı görüyorlar ve bunun basın özgürlüğünden kaynaklandığını söylüyorlar. Tamam bu doğru yanlış tartışmaya bile gerek yok, herkesin görüşü kendince doğrudur. Yolsuzluk olduğuna inanıyorsa ve delilleri yeterli görüyorsa yayınlar.

Benim anlayamadığım ve anlmakta zorlandığım, neden bu bizim cesur ve dürüst bildiğimiz gazeteciler kendi patronları hakkında ortaya atılan iddiaları (tonla) incelemiyor, haber yapmıyorda ne zaman söz konusu gazete, tv, v.b. bir şekilde ayrılırlar veya kovulurlarsa haber yapıyorlar? (Bir kaç tane kendisi ayrılan hariç, zaten bunlar da yaşananları içine sindiremediği için ayrılıyor sonradan anladığım kadarıyla.) Yoksa özgür değiller mi? Onlarda mı birşeylerden korkuyor. Bu inanırıcı olmuyor. Şahsen ben bu gzaeteciler hakkında kafamda yarattığım imajın yanlış olduğuna inanmaya başladım. Hele Almanya'da ki davaya olan tavırları ile Ergenekon'a olan tavırları bunu iyice pekiştiriyor bende.

Bir tarafta Türkiye'de Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı, bence çok daha derin, hazırlıklı ve net deliller (dinleme kayıtları, bilgisayar kayıtları, yazışmalar, ses kayıtları, ifadeler, bağlantılar, msn yazışmaları) ortaya koyuyor, diğer tarafta Alman sözde hukukçular. Bence asıl Almanya'da yaşanan tam bir rezillik. Sanki yeni bir şeymiş, suçmus, ciddi bir delilmiş gibi fotoğraf ve video göstererek akıllarda şüphe yarat, sonra çık kendini yalanla ve ne Türk, ne Alman hükümetinden ve yetkililerinden bize baskı yok de, o zaman ne diye gösteriyorsun, amacın ne açıkla, madem bağlantı kuramadın, niye insanları zan altında bırakıyorsun. İsimler ver şüphe yarat, ama, sonra çıkıp bunlara ödeme yapıldığını gösteren bir belge elimizde yok de, bunların suçu kanıtlamakta ne fayda sağlayacağını açıklama, amacını izah etme, sıkıyorsa bunu bir de Amerkan Başkanı veya bir AB ülkesi hükümeti için yap, muhtemelen mahkeme heyetinde Türklere antipati ve önyargı var, başka şeyleri düşünmek istemiyorum çünkü. Herhalde Almanya'da da suçu kanıtlamak için şüpheler kullanılmıyordur, diğer tüm modern batı hukuk sistemlerinde olduğu gibi. Sonra itirafçı ayrı bir komedi, herhalde parayla tutsan ancak bu kadar iyi olur du, resmen, tetikçi gibi bir itirafçı, her tarafa saldırıyor (ben olsam kayıp paralar için söz konusu şahısadan şüphelenir ve onu ve onun ilişkilerini, kişiliğini takibe alırdım, ne kadar güvenilir biri) adam, herkesi suçluyor, ama belge ortaya koyamıyor, (gariptir ki belge sunamayan bu kişi muhasebeden sorumlu bir kişi aynı zaman da, ben olsam kendimi temize çıkaracak belgelerin kopyalarını alırdım) asıl komedi budur ve bunu haberlerine manşet yapıp Ergenekon'u küçük görenlerin yaptığıdır. Göreceksiniz Almanya'da ki olay, "dağ fare doğurdu" lafının tam bir yaşanan örneği olacak.

Sonuç olarak Ergenekon Almanyada yaşanan komdiden daha ciddidir ve anlatıldığının yarısı kadar bile büyük çıksa Cumhuriyet tarihinin entrikacılar ve darbeciler ile en büyük hesaplaşması olacak. Bu büyük olayın, Almanya'da ki sözde skandal'ın gölgesinde kim vurduya gitmesi bence çok büyük kayıp.

Lütfen, Alman savcı, yargıç ve polis müfettişine gösterdiğiniz hoşgörüyü, bunların iddialarına atfettiğiniz önemi, verdiğiniz değeri, kendi savcı, hakim ve polisinizede gösterin. Ergenekon'u ortaya çıkarmak için neleri riske attıklarını, ne tür bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıya kaldıklarını bir düşünün, en azından mesleki açıdan ne tür bir tehdit (şemdinli savcısına yapılan) yaşadıklarını görün., sonra suçlamaya kalkın. Lütfen biraz kendi insanınıza değer verin.

Sonuç olarak Ana Medya grubu ve muhalefetin ittifakı ne sonuç verecek göreceğiz. Hükümet başarılı olmayabilir ama, muhalefet ve ana medya tamamen sınıfta kalır. Hele geçmişi bir hatırlayın, bunlar birbirlerine neler demişlerdi, şimdi neden bunları demekten vazgeçtiler ve adı konmamış bir ittifak içindeler, yolsuzluk iddiaları sadece deniz feneri değil ama sadece deniz feneri manşette diğer yolsuzluklar küçük punto köşe buacak saklanıyor, yorumu size bırkmak en iyisi galiba.

29 Ağustos 2008

SABAH - 29 Ağustos 2008, Cuma - ERGUN BABAHAN

Quoted from http://www.sabah.com.tr/haber,550CE16C657E4759A506854B15125B48.html:

SABAH - 29 Ağustos 2008, Cuma - ERGUN BABAHAN

Turhan Çömez'i AK Parti'nin kuruluş döneminde Tayyip Erdoğan'ın özel kalem müdürlüğü yaptığı dönemde tanıdım.
Tıp eğitimi almış birinin özel kalem müdürlüğü yapmasını yadırgamış, bunu kendisine de ifade etmiştim.
Çömez seçimler sırasında epey çaba harcayarak AK Parti'den Balıkesir Milletvekili seçildi.
Ondan sonra geçen süre içinde partisiyle arası açıldı ve ihraç edildi.
Ancak Çömez'in değişik ilişkileri AK Parti'ye açılan kapatma davası açıldıktan sonra ortaya çıktı.
Ankara Tenis Kulübü'nde Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt ve eşiyle olaylı buluşması şaşırtıcıydı.
Bu yemeğin ardından CHP lideri Baykal'la bir araya gelmesi de aynı derecede şaşırtıcıydı.
Turhan Çömez'in Ergenekon Soruşturması'nda gözaltına alınan Güler Kömürcü ile yaptığı görüşme olayın başka bir boyutunu ortaya koydu.
Çömez, Kömürcü'yü ısrarla Paksüt çiftiyle tanıştırmak istiyor.
Paksütler için Kömürcü'ye "MHP tandanslıdırlar ve biz beraber hareket ediyoruz. Yani Ferda'ya seni tanıştırmayı çok isterim" diyor.
Burada dikkat edilmesi gereken husus "beraber hareket etmek."
Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili, Ergenekon soruşturması kapsamında aranan eski bir siyasetçiyle hangi konuda beraber hareket ediyor, merak uyandırıcı.
Üstelik bu görüşmenin AK Parti'ye kapatma davası açıldığı bir dönemde yapılmış olması olayı daha da ilginç hale getiriyor.
Bayan Paksüt bu görüşme nedeniyle dün savcıya saatler boyu ifade verdi.
İfadesi de "Ergenekon zanlısı" sıfatıyla alındı.
Normal hukuk devletinde de pek rastlanmayan bir tablo.
Türkiye'de hukukun güvenilirliğini zedeleyen bir tablo, demek daha doğru olur.
Bu, Ergenekon denilen örgütün, sadece kanlı olaylara karışmadığı, yüksek yargıyı da kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeyi amaçladığını gösteren bir tablo aslında.
Türkiye birinci sınıf bir hukuk devleti olacaksa, hukuku gerek çetelerin, gerek cemaatlerin etkisi dışında tutması gerekir.
Bu soruşturmanın sonucu ne olur bilinmez elbette ama Anayasa Mahkemesi kararını manipüle etmek isteyen bir çaba olduğu anlaşılıyor.
Aksi halde Turhan Çömez birdenbire İngilizce öğrenme merakına kapılıp İngiltere'ye gitmezdi.
Veya çevresiyle tanıştırmayı amaçladığı dostlarının başı, kendi sözleri yüzünden sıkıntıya girdiğinde böyle sessiz kalmazdı.
Çömez'in Türkiye'ye dönüp konuşması birçok karanlık olayı aydınlığa çıkaracaktır diye düşünüyorum.


Yukarıdaki yazıdan ve bu olaya verilen tepkilerden benim çıkardığım sonuç.

Maalesef böyle olayların yaşandığı ve daha da kötüsü bunların normal karşılandığı bir ülkede yaşıyoruz. İnsanlar olaylardaki taraflara bakarak, ya hiç tepki vermiyorlar ve söz konusu olayı küçümseyip, önemsizleştirmeye çalışıyorlar, yada kıyameti koparıyorlar.